Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA-
Abna: Anlaşılan o ki Türkiye bölgede aktif ve müessir olmak için İran gibi bölgedeki ana aktörlerle uyum ve işbirliğine gitmeye ihtiyaç duymaktadır. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?
İran ve Türkiye Ortadoğu coğrafyasında has bir öneme haiz olan iki ülkedir. Her biri bir diğeri için hayati öneme sahiptir. Türkiye, İran’ın batıyla olan irtibat köprüsü; İran ise Türkiye’nin doğuya açılan irtibat kapısıdır. İki ülke ilişkileri yıllar boyunca inişli çıkışlı olmuştur, lakin son birkaç yılda çok içten ve samimi ilişkiler kurulmuştur. Nükleer enerji konusu ana ilişki eksenini oluşturmaktadır. Halihazırda iki ülke arasındaki ticaret hacmi yıllık 10 milyar doları bulmaktadır. İki ülke ticari ilişkileri istenen bir yerde bulunmaktadır. Bu da bu iki ülkenin samimi ilişkilerini ortaya koymaktadır.
İran’ın nükleer tesisleri konusunda Türklerin müspet bakış açısı iki ülkenin ilişkilerinin gelişmesinde başka bir etken olmuştur. Bu bakış açısının zirve bulduğu nokta ise İran, Türkiye ve Brezilya arasında imzalanan anlaşmadır.
İran ve Türkiye bölgede etkin ve önemli iki ülkedir. Suudi Arabistan ve İsrail gibi bölgedeki iki etkin güce oranla birbirlerine daha yakındırlar. Dış ilişkilerde bir çok ortak noktaları bulunduğundan stratejik ortak olma potansiyeline sahiptirler. Bu ilişkilere derinlik kazandırmak iki ülke için hayati öneme haizdir. İran İslam Cumhuriyeti, bölgede etkin bir ülke olarak İslam dinine dayalı o da siyasi İslam düşüncesine dayalı bir ülke olarak milletler arasında ve İslam ülkelerinin seçkin kesimi tarafından çok önemli bir yer edinmiştir. Öyle ki biz bugün bu düşüncenin İslam ülkeleri arasındaki nüfuzuna şahit olmaktayız. Ondan İslami uyanış olarak söz etmektedirler. Mısır’dan tutun ta Bahreyn’e kadar bölge ülkelerindeki değişimin tümünün düşünce çizgilerinde İran İslam İnkılabı ve İmam Humeyni’nin izleri görülmektedir.
Amerika ve İsrail ise bu durumun farkında olduklarından ve bu uyanışın kapsamından korktuklarından gündem oluşturmak ve değişimin gerçek dışı olduğunu göstermek için başka örnek ve modellerin peşinde koşmaktadırlar. Dolayısıyla bu konu için en münasip ülke Türkiye’dir. Görüntü olarak buna zahiri bir potansiyeli de bulunmaktadır bu ülkenin. Çünkü laik bir düzene sahip bir ülkede İslami bir oluşum yönetime gelerek bağımsız bir seçim yapmış ve ekonomik başarılara imza atmıştır. Dış ilişkiler de ise Ortadoğu da ana rolleri ifa etme peşinde koşmaktadır. Bundan dolayı Amerikalılar bu ülkenin liderliğine ve yöneticilerinin bazı muhalif politikalarından endişe duymak bir yana bilakis onu himaye ederek desteklemektedirler.
Abna: Size göre bu politika başarılı olacak mıdır?
Kesinlikle hayır. Türkiye devleti eğer Ortadoğu’da ana roller peşinde koşuyor ve etkin bir ülke olmak istiyorsa bu yeni dönemde “bağımsız siyaset” peşinde koşmalıdır. Şu anda görülen bu ülkenin Ortadoğu’daki siyaseti Amerika ve İsrail’in takipçiliğidir. Bu birliktelik Suriye konusunda net olarak görülmektedir.
Abna: Ama bizler Türkiye ve İran arasında eskiden beri var olan bir liderlik yarışının olduğunu görmekteyiz, size göre durum nasıldır?
- Evet, bölge liderliği için geçmişten beri Türkiye ve İran arasında bir liderlik yarışı var ve olacaktır da, ancak tarihinde bize şahitlik ettiği gibi iki ülkenin liderlik yarışı güzel ilişkilerle birlikte de yapılabilir. İran İslam Devriminden sonra şayet Türkiye devletinin din karşıtı laik politikalarından dolayı iki ülkenin ilişkileri çok kötü zedelenmişti, ancak Turgut Özal’la birlikte Türkiye ve İran arasında güzel ilişkiler kurulmuş ve Erdoğan’ın yönetime gelmesiyle İran ile Türkiye arasındaki ilişkiler altın dönemini yaşamaya başlamıştır.
Şu anki Türkiye, tüm uluslar arası konularda İran’la tam bir işbirliği yapabilir, ancak coğrafik açıdan üç önemli nokta bu ilişkilere darbe vurabilir ve ilişkilerin bozulmasına sebebiyet verebilir.
Azerbaycan, Irak ve Suriye ülkeleri İran ve Türkiye arasında ortak menfaatlerin olduğu ülkeler. Bu ülkeler İran ve Türkiye ilişkileri için hem iyi bir fırsat hem de tehdit olabilirler. Bir çok dini tahlilciye göre ve özellikle Türk analistlerine göre İran ve Türkiye’nin ilişki ve dostlukları Orta Asya’nın merkezinde yer alan Ortadoğu’yu emniyet adasına dönüştürebilir. Bu meselenin teyidi ise zorba ve müstekbir devletlerin tahlilcilerinin devamlı olarak bu iki ülkenin ilişkilerini bozmak için çaba sarf etmeleridir. Böylelikle bölgedeki menfaatlerini bu şekilde sürdürebilmektedirler.
Zorba devletlerin şer elleri, her ne zaman Türkiye kamuoyunu İslami İran’a karşı tahrik etmek isterse bu üç coğrafi bölgelere dayanarak, bu yolla saldırarak ilişkileri bozmaktadırlar.
Azerbaycan konusunda İran’la Ermenistan arasındaki ilişkiler, Türk düşmanlığı olarak kamuoyuna yansıtılarak propaganda yapılmaktadır. Bu konuda ırkçılık damarıyla saldırmaktadırlar. Ancak maalesef İslami İran bazı maslahatlardan dolayı bu konudaki tüm gerçekleri açıklayamamaktadır. Dolayısıyla İran ve Türkiye arasındaki güzel ilişkilere muhalif olan güruhun en etkili saldırısı İran ve Ermenistan arasındaki ilişkiler konusudur.
Irakla olan eski kültürel ve dini ilişkilere her iki ülkede sahiptir, özellikle Osmanlı padişahlarının Irak üzerinde sulta kurmaları onlara bu ülkenin önceliğiymiş gibi bir hak verdiklerini düşünmekte ve vatan perestlik damarıyla bu konuya yaklaşmaktadırlar. Şöyle ki Türkiye halkı geçmişten beri Irak’ın içişlerine karışma haklarının olduğu iddiasındadırlar, zira bir zamanlar Irak toprakları Osmanlı’ya aitti.
Üçüncü nokta, yani Suriye ilişkileri hem İran ve hem Türkiye için bir iç mesele olarak algılanmaktadır. Öyle ki son olaylarda Türkiye, tüm tahlillere göre iki konu üzerinde durmaktadır. Birincisi Suriye konusu Türkiye’nin bir iç meselesidir. Ve Türkiye’nin Suriye’ye müdahale etme hakkı vardır. Hatta Türkiyeli ünlü mutaassıp Sünni bir yazara göre Türkiye çok kısa bir süre sonra İsrail’in komşusu olacak ve İran’ın Suriye ve Lübnan’daki nüfuzu en az seviyeye inecektir.
Diğer bir konu ise uluslar arası güçlerin askeri birliklerinin Türkiye ile birlikte Suriye’ye müdahalesinin anlamı şu şekilde açıklanmaktadır ki Suriye’den sonra sıra İran’a gelecektir. Dolayısıyla İran’da Suriye olaylarına kendi iç güvenliği olarak bakmaktadır. Bundan dolayı Suriye konusu İran ve Türkiye ilişkileri için en büyük darbeyi vurabilecek bir uluslar arası konudur. Zira düşmanlar Suriye konusunu bir Şii Sünni meselesine çekmeye çalışmaktadırlar. Elbette bir ayı aşkın bir süredir Sünni yazarlar özellikle nur cemaati ve bu harekete bağlı “Zaman Gazetesi” İran ve Şii düşmanlığını Suriye sorununda ortaya atmıştır. Eğer bu konuda acil bir çözüm bulunmazsa Türkiye ve bölgede mezhepsel ihtilafların yaşanmasına sebebiyet verecektir.
Öyle anlaşılıyor ki birinci olarak İslami İran güçlü ve aktif bir diplomasiyle bölge halklarına Suriye ve bölgedeki gelişmeler konusunda İran siyasetinin mezhebi kaygılardan dolayı değil, bilakis İsrail karşıtı cephenin takviye edilmesi ve direniş hareketlerinin himaye edilmesi yönünde olduğunu açıklamalıdır. Öte yandan değişik ülkelerdeki mezhep tebliğcilerinin Şii ve Sünni topluluklar arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi ve takviye edilmesi için mezhepler arasındaki vahdet hareketini daha da derinleştirecektir.
Aynı şekilde anlaşılan odur ki bölgede yaşanan son olaylarda İslam Cumhuriyetinin diplomasisi, İran siyasetini yeterli derecede açıklayamamış ve Şii din tebliğcisi güçler de maalesef genellikle bu konuda öfkelerine yenik düşerek, Sünni karakterlerin ses tonu gibi aksülamel göstermektedirler.
Abna: Bazıları “nur hareketine” ve onların mezhepsel yaklaşımlarına kötü bir şekilde bakmaktadırlar, sizin bu konudaki görüşünüz nedir?
- Evet, nur hareketi İran ve Şii düşmanlığı siyaseti ile mezhebi taassubu olan ve hatta İran karşıtlığı konusunda Amerika ile eşgüdümde hareket etmektedir. Bunlardan şu neticeye varabiliriz ki bu güç kademeli olarak bu partide kendisine yer edinecek ve gelecekte Erdoğan hükümetinin politikalarını etkisi altına alarak, İslami İran’la sorunlar çıkaracaktır. Başbakan yardımcısı Bülent Arınç da bu hareketin ateşli savunucularındandır. Bunlardan ayrı olarak taassup sahibi ehli sünnette İran’la Türkiye arasında iyi ilişkiler kurulmasından hoşnut değillerdir. Öteki tarikat ve cemaatlerde bu partinin mali ve hukuki imkanlarından yararlanmaktadırlar. Dolayısıyla İslami bir görüntü, toplum ve devlet organlarında daha çok göze çarpmaktadır, ancak bu görüntüler devleti kutsayan ve onun icraatlarına inan Sünni bir meşreptir. Hatta bu dini tarikat ve hareketler, ileride Erdoğan ve partisi Osmanlıyı yeniden ihya edecek ümidiyle her türlü destekten geri kalmamaktadırlar.
Elbette güçlü bir devlet ve hükümet düşüncesi, politik açıdan farklı düşünseler bile ister İslamcılar arasında ve ister laik güçler arasında ortak bir paydadır...
Abna: Bölgede yaşanan son gelişmeler ve bölge koşullarını nazara alırsak size göre Türkiye ve Adalet ve Kalkınma Partisinin tutumu nasıl olacaktır?
- Adalet ve Kalkınma Partisi, Recep Tayyip Erdoğan yönetiminde 2011 yılında yapılan genel seçimlerde üçüncü dönemine % 50 gibi bir oyla gelmiş ve hükümeti kurmuştur. Bu şekilde kendi projelerini daha güçlü bir şekilde uygulamaya koymaya başlamıştır.
Erdoğan, Türkiye’nin eski başbakanlarından merhum “Profesör Necmettin Erbakan”ın öğrencilerinden ve onun yetiştirdiği bir siyaset adamıdır. 1998 yılında ordunun post modern bir darbeyle koalisyon hükümetini devirmesinin ardından üstadıyla yollarını ayırdı. Kısa bir süre hapiste yattıktan sonra Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) yardımlarıyla anayasada yapılan değişiklikle Recep Tayyip Erdoğan, Adalet ve Kalkınma Partisi’yle birlikte siyaset sahnesine girdi. Ve ilk genel seçimleri kazanarak Türkiye’de İslamcıların yönetiminde bir hükümet kuruldu.
Uluslar arası siyasi topluluk ve kamuoyuna göre kısa bir süre sonra laik güçler özellikle ordu darbe yapacak ve kontrolü ele alarak Erdoğan ve parti yöneticilerini siyaset sahnesinden silecekleri yönündeydi, ancak siyasi analistlerin öngörülerinin aksine Erdoğan ve partisi her geçen gün güçlerine güç katarak ve has bir kurnazlık ve kıvraklıkla kademe kademe laik güçleri zayıflatmayı başardı.
Yılların geçmesiyle bu parti üçüncü dönemini yaşamaktadır. Bu partinin genel siyasetini göz önüne alırsak partinin dört ana eksende başarılarını toplayabiliriz. Bu şekilde partinin gelecekteki siyasetini de hem içeride hem de dışarıda gözlemleyebiliriz.
1- Ordu yönetimlerinden ve taraftarlından bunalan halkın özgürlük zeminesinin sağlanması.
2- Türkiye halkının İslami talep etme ruhiyesi ki geçmişlerinden yani Osmanlı İmparatorluğundan iftihar etmekte ve kendilerini İslam’ın sancaktarı olarak görmektedirler.
3- Ekonomik sorunlar ve Adalet ve Kalkınma Partisinin halkın sevdiği taleplerde bulunması.
4- Başta Ortadoğu da olmak üzere dünyada yaşanan son gelişmeler Türkiye’nin stratejik önemini arttırmıştır.
Abna: Erdoğan’ın Mısır gezisi sırasında şaşırtıcı bir şekilde halka laik bir yönetimi tavsiye etmesini nasıl yorumluyorsunuz?
- Dediğim gibi Türkiye’nin şu anki yönetimi büyük ve karışık iki yolda giriftar olmuştur. Erdoğan ve devlet adamlarının bu dönemdeki çelişkili açıklamalarının sebebi de onların bu şaşkınlıklarından kaynaklanmaktadır.
Gerçekte şöyle söyleyebiliriz ki Adalet ve Kalkınma Partisi, bir kucak sorunla karşı karşıyadır. Batının himayesi ile Suudi Arabistan’ın başını çektiği Arap ülkeleri, batıcı ve Sünni İslam ülkelerinden oluşan bir blok kurmak istemektedirler. Ve Türkiye’yi de bu blokun içine çekmek için çok uğraş vermektedirler. Bu iş için ekonomik silahtan yararlanıyorlar. Zira Türkiye’nin zayıf ekonomisi Arap şeyhlerinin sermayeleriyle canlanmış durumda. Öyle ki Arapların Türkiye’deki yatırımlarının miktarı 100 milyar dolardan fazla olduğu tahmin edilmektedir, ancak Türkiye bu blokta yer almak için çok istekli görünmemektedir. Çünkü Türkiye’nin bu blokta yer alması demek başka bölgelerde olmaması anlamına gelmektedir. Zira bu blok şu ana kadar hiçbir alanda etkin olamamış içi boş bir siyaset üretmektedir. Türkiye de doğal olarak bu hantal oluşumun içinde olmak istememektedir. Türkiye’nin isteği Türkiye, İran, Lübnan, Suriye, Irak ve Ürdün’den oluşan bir blokun teşkil olmasıdır. Böyle bir blok ırk ve mezhep ittihadını da sağlayacak, bölge yoluyla güvenlik ve ekonomik sıkıntılar düzlüye çıkacak ve dünya genelinde etkin bir rol üstlenmiş olacaktır.
Elbette “Kürt asıllı teröristler” sorunu İran, Türkiye, Irak ve Suriye’nin ortak bir sorunudur. Bu sorun ülkeler arasındaki ilişkilerin daha da derinleşmesini sağlayabilir, özellikle Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin derinleşmesinde.
Türkiye’nin Avrupa Birliğine girme konusu da artık yavaş yavaş günlük meselelerin dışına çıkmak üzeredir. Öngörüler Türkiye’nin Avrupa Birliğine girebileceği yönündedir. Türk devlet adamları da bunun farkında. Dolayısıyla Avrupa’yla güzel ilişkilerini hıfzederek doğuyla ilişkileri güçlendirme peşindeler.
Şu anda –başta Amerika olmak üzere- batı ülkeleri Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerden oldukça kaygı duymaktadırlar. Dolayısıyla iki ülke ilişkilerinin onarılması için oldukça çaba sarf edileceği düşünülmektedir. Elbette Türkiye de ilişkilerin onarılması için meyilsiz değildir, ancak her ne olursa olsun Türkiye bu fırsatı kaçırmak istememektedir. Fiilen bozulan bu ilişkilerden İslam ümmeti arasındaki konumunu güçlendirmek için en güzel şekilde yararlanmak istemektedir.
Abna: Türkiye’nin batının tuzağına düşmemesi veya Siyonistlerin oyunlarına gelmemesi için neler yapılabilir?
- İslam Cumhuriyeti, Türkiye ile kültürel, ekonomik, turistik ve üniversiteler arası güzel ilişkilerini derinleştirebilir. Bununla Amerika ve Siyonistlerin uğursuz rüyalarının karşısına geçebilir. İran toplumundan Türkiye’ye; Türkiye toplumundan da İran’a dini ve siyasi bir bakış açısının verilmesi çok güzel faydalar sağlayabilir.
Öte yandan bu ülkedeki 20 milyonluk alevi ve Şia nüfusunun bulunmasından dolayı eğer güçlü bir Şii merkezi orada tesis edilirse, ehli sünnet toplumuyla yakınlık bağları kurularak kapsamlı bir ilişki kurmayı başarırsa bu Müslümanların ve İslami hareketlerin yararına olacaktır.
Abna: Bu durumda Dünya Ehlibeyt (a.s) Kurultayı ve İslam Mezheplerini Yakınlaştırma Kurumu gibi dini ve mezhebi aktif kuruluşlara ne gibi görevler düşmektedir?
- Dünya Ehlibeyt (a.s) Kurultayı ve İslam Mezheplerini Yakınlaştırma Kurumu şu ana kadar çok büyük ve değerli görevleri üstlenerek başarılar elde etmiştir. Bu kurumlar, kritik günlerden geçtiğimiz bugünlerde de elinden geldiği kadarıyla meydana inmeli ve bölgede tutuşmakta olan fitne ateşini söndürmelidir.
Abna: Bize vermiş olduğunuz bu fırsattan dolayı abna adına teşekkürlerimizi sunuyoruz.
ABNA24.COM